Değerli yazar Ali ÖCAL’ın kaleminden Karataş Ailesi ve Karataş Vakfı

Karataş Vakfı Başkanı Nebahat Karataş’ın 23 Kasım 2020’de vefatı sonrası değerli gazeteci dostumuz Ali Öcal’ın yazdığı ancak ailede üzüntüye sebep vermemek için tarafımıza yeni göndermiş bulunduğu Karataş Ailesi ve Karataş Vakfı hakkındaki anlamlı yazısı… Kendisine Karataş Vakfı adına teşekkürlerimizi sunarız…

NEVZAT -NEBAHAT KARATAŞ
BU NE BÜYÜK SINAV

MKE Ankaragücü Kulübü eski Başkanı Nevzat Karataş, telefonla arayıp, “Aliciğim, bana adresini verir misin ? Sana bir kitap göndereceğim.” dediğinde, “Başkanım siz hiç zahmet etmeyin. Eğer müsait iseniz ben yanınıza uğrayıp, kitabı almak isterim. Hem de sohbet ederiz, özledim. “dedim.

Nevzat başkan da, “Hadi atla gel bekliyorum “dedi. Bir kaç saat sonra Sezenler Caddesi’ndeki Matfen Eğitim Kurumları’nda almıştık soluğu… Epeydir görüşmemenin verdiği hasret giderme, hal hatır sorma ve tabii ki Ankaragücü’nü konuşmadan olmazdı…

Nevzat başkanla koyu bir sohbete dalmışken, telefonum çaldı. Arayan Trafik Radyo’dan Haluk Nogan’dı. Armağan Canbaz ile beraber hazırlayıp, sundukları, “Taraftar ” programı için telefon bağlantısı yapmak, Ankaragücü’nde yaşanan son gelişmeleri konuşmak istediklerini iletiyordu.

Ben de Haluk Nogan’a , “Bu kadar tesadüf olmaz. Bil bakalım kimin leyim ?”dedim.
O da “Kimlesiniz ?” diye karşılık verdi.
Bunun üzerine ben de , ” MKE Ankaragücü eski başkanlarından Nevzat Karataş’la birlikteyim.” dediğimde , Haluk Noğan, “Nevzat başkanım benim hocam. Selamlarımı ilet. Ben o’nun dershanelerinde yetiştim. Biz de emeği çok. ” diyerek birazdan başlayacak programda başta Ankaragücü olmak üzere Ankara’da spor adına yaşanan gelişmeleri değerlendirmek için telefonla bağlanmak üzere sözleştik.

Yayına 1 saate yakın bir süre vardı. Merakla beklediğim kitabı almanın zamanı gelmişti.
Nevzat başkan’ın üzerinde uzun süredir uğraştığı kitap hazırdı. Nevzat başkan, “Aliciğim eşinin adı ne ? “dedi. Ben de, “Şerife”dedim. Nevzat Karataş, “Çok değerli Şerife ve Ali Öcal’a en içten sevgilerimle… 11/01/2019 ” yazıp, imzalayıp, “Yaşamdan Altınlar ve İzler ” adlı kitabını bana uzatıyordu.

Ömrümde yüzlerce kitap imzalanıp, aldığım olmuştur ama hiç kimse bugüne kadar eşimin adını sorup, bir kitap imzalamamıştı. Bu durumdan çok etkilenmiştim. Ama bunun yapan bir öğretmen, bir eğitimci ve de Nevzat Karataş ise , bunu ancak o yapardı. Kitabı elime alıp, uzun süre şöyle bir baktığımı hatırlıyorum. Gerçekten arkalı ve önlü kapak çok anlamlı  bir tasarım olmuştu.

Gökyüzünde uçan iki kuş son derece etkileyiciydi. Kaşla göz arasında takdim yazısını bir solukta okumuştum. Nevzat Başkan bana, “Olmaz böyle muhteşem bir takdim “yazısı dedirtiyordu. Bir meram, ancak bu kadar güzel anlatılabilir, bir kitabın bir solukta okunması ancak bu kadar etkileyici sözcüklerle sağlanabilirdi.

Karataş, “Sevgili Okurlar”diyerek şöyle sesleniyordu:

“Hayat bana mutlulukları sunarken zorluklarla baş etmeyi, acılara da katlanmayı öğretti. Evet…Bu dayanılmaz acıları yaşarken de sabretmeyi ve acıdan anlamayan insanlardan uzaklaşmayı öğretti. Ağladım ama gülmeyi hiç unutmadım. Annem, babam ve diğer büyüklerim en büyük zenginliğin alçak gönüllülük, dürüstlük ve temiz bir vicdan olduğunu öğrettiler.

Bu ışıkla yürürken bana destek olan hayat arkadaşım, sevgili eşim Nebahat, canım kızım Gözde , sevgili oğullarım Emre, Gökçe, sevgili torunlarım Utku , Arda, sevgili anneleri Gamze, değerli yakınlarım benimle birlikteydiler.

Değer verdiğim düşünürlerin tecrübe ve fikirleriyle hayatıma yön verdim. Yaşamım boyunca okudum, okudum. Her yaşta öğrenilecek bir şeyler olduğunu öğrendim.

Başarıyı da, dürüst çalışmak, cesaretli olmak ve sabrın getirdiğini öğrendim.
Ve yine öğrendim ki olumsuz, sevgisiz,
ruh sağlığı bozuk insanlarla bir arada olunmayacağını…

Yüce Allah’ın verdiği güçle yaşama tutunmayı öğrendim. Sonra…Dedim ki sana güç veren , yolunu aydınlatan , yol gösteren bu düşüncelerden başka insanlarda yararlansın.

Bu nedenle uzun yıllardır biriktirdiğim bu zenginliği, “Yaşamdan Alıntılar Ve İzler” adlı kitabımda toplamaya karar verdim. Umudum bu kitabın değerli okurlarımın yaşamlarına yeni tatlar katarak iz bırakmaktır.”

Gerçekten çok etkileyici bir önsözdü. Bir an önce bu muhteşem eserin, sayfaları arasına dalıp, kaybolmak istedim. Sabırsızlanıyordum.

Bu duygular içinde kıvranırken, telefonum bir kez daha çalmıştı. Arayan Radyo Trafik’ten “Taraftar” programından Armağan ve Haluk’tu. Sözleşmiştik, gündemi değerlendirecektik. Müsade isteyip, yorumlarımızı telefonla aktarmaya başladık. O günlerde Ankaragücü’nde inanılmaz olaylar yaşanıyordu. Teknik direktör İsmail Kartal , Demir Grup Sivasspor maçı sonrası, Mehmet Yiğiner ve yönetimini istifaya davet ediyordu.

Türk futbol tarihinde bir teknik adam, “ilk kez” bir yönetiminin görevi bırakmasını istiyordu. Böyle bir olay bugüne kadar hiç yaşanmamıştı.

Başkan Yiğiner, İsmail Kartal’ın, “darbe ” yaptığını öne sürüyor ve de görevine son veriyordu. İlk yarının tamamlanmasına 2 hafta kala takımın başına alel acele Bayram Bektaş getiriliyor, ilk devre güçlükle tamamlanıyordu. İkinci yarı hazırlıklarına Bektaş’la başlansa da , yeni teknik direktör yaşananlara fazla dayanamıyor, basıyordu istifayı.

Bu gelişme üzerine Mustafa Kaplan, Antalya’ya gönderiliyordu. Durum çok vahimdi. Paralarını alamayan futbolcular içinde intiharı bile düşünen futbolcunun olduğu ortaya atılıyordu.

1995 yılında MKE Ankaragücü’nde başkanlığa seçilen Nevzat Karataş için , bu yaşananlar elbette sürpriz değildi. 1.5 yıl başkanlık yaptıktan sonra , kader arkadaşı, yoldaşı kendisi gibi eğitimci Osman Kolsuz’a görevi devrediyordu. Kolsuz da 2 yıl başkanlık yaparak görevi Cemal Aydın’a bıraktı.

Aradan geçen 20 yılda kaos, hiç bitmemiş, tüm hızı ile sürmüştü. Nevzat Karataş,
her ne kadar Sarı-Lacivertli kulüpten ayrı kalsa da, bir gün bile Asırlık Çınarı hayatından çıkarmamıştı.

O’nun Ankaragücü sevdası babadan geliyordu. Yenimahalle’de berber olan babasının omuzlarında maç seyrederek, bu kara sevdaya tutulmuştu. Babasının isteği ile Ankaragücü’ne başkan da olmuştu. Tıpkı o da babası gibi evlatlarına Ankaragücü sevgisi aşılamıştır. Gökçe ve Emre de iflah olmaz bir aşk ile Sarı-Lacivertli renklere tutkundurlar.

Hele 1975 yılında dünya gelen Gökçe’nin aşkını anlatmaya kelimeler yetmez. Babasının başkan olması ile Gökçe tribünlerden inip, kulübün içine girmiştir. 20 yaşında bir delikanlıdan beklenmeyecek, bir futbol kültürüne sahiptir. Antrenmanlarda, soyunma odasında, deplasmanlarda takımını yalnız bırakmayan Gökçe, aynı zamanda da Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü’nde eğitimine devam etmekteydi.

Atatürk ilkelerinin yol göstericiliğinde, Türkiye Cumhuriyeti´nin bölünmez bütünlüğü için büyük coşku ve kararlılıkla çalışmakta;
Üniversite öğreniminin sonunda ulusuna, tüm insanlığa ve Ankaragücü´ne daha nice güzellikler sunmanın hayallerini kurmakta, Bu hayallerle yanıp, tutuşmakta;

Hatta geleceğin, ” Ankaragücü başkanı olacak” diye beklentiler bile vardı.

Ankaragücü’nün yabancı transferiyle ilgili müthiş bir Afrika dosyasına sahipti. Ankaragücü Spor Kulübü içinde övgüye değer çalışmalar yapmıştı. Mezun olmasına 6 ay kala tarihler 21 Aralık 1997’i gösterirken gelen acı haber herkesi yasa boğar.

Gökçe, Esenboğa Yolu’nda geçirdiği trafik kazasında 22 yaşında, bu kısa dünyadaki yaşamını noktalarken, tüm sevenlerini de derin üzüntüler içine bırakıyordu.

Tam da enerjisi, bilgi birikimi ve müthiş vizyonuyla spora, ekonomiye ve siyasete katılmaya hazırlanırken, Bilkent Üniversitesi’nden diplomasını alamadan trafik denen “canavar” O’nu yaşamdan koparıp almıştı.

Bu âni ayrılışı Ankaragücü ve ülkemiz için gerçekleştirmek istediği ideallerinin yarıda kalmasına neden oldu. Ancak bu idealist çalışmalarının karşılığını;

Ankaragücü Yönetim Kurulu´nun kadirşinaslığı ve vefa duyguları sayesinde Beştepe´deki Ankaragücü Spor Kompleksi´ne “Gökçe Karataş Tesisleri” adının verilmesiyle aldı.

Başta anne Nebahat ve baba Nevzat Karataş olmak üzere ağabey Emre ve kız kardeşi Gözde için artık “Gökçe’sizlik” sınavı başlamıştı.

Karataş ailesi ve sevenleri için çok zor bir durumdu. Böyle bir sınavdan çıkmak kolay değildi. Ama , bu imtihandan yüzlerce binlerce  “Gökçe”ler yetiştirilerek çıkılacaktı.
Hem de tüm dünyaya örnek olacak, metanet ve sabırla, eğitimle, sporla, milyonlarca  yeni nesile ilham verilerek…

Nevzat Karataş ve anne Nebahat Karataş’ın yaptıkları gözümde canlanınca , ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu hatırlıyorum.

Veda vakti gelmişti. Birbirimize sarılıp ayrılıyorduk. Hemen Atatürk Lisesi karşısındaki otobüs durağında 542 Eryaman otobüsünü beklemeye başlarken, Yaşamdan Alıntılar ve İzler’in sayfalarında dolaşmaya çoktan başlamıştım.

“Acıyı tatmamış olan tatlının ne demek olduğunu bilmez ” diyordu bir Alman Atasözü’nde…

Bir Afrika Atasözü ise, “Yüzümüzün ve gözlerimizin rengi ne olursa olsun gözyaşlarımızın rengi aynıdır”derken, ”
Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir” diyordu Seneca…

İçimden, “Bu ne muhteşem dokunuşlar” diye geçirirken otobüsün geldiğini fark etmemiştim. Otobüse binip, koltuğuma oturup, yaklaşık bir saat süren yolculuk sırasında adeta sayfaları yutuyordum.

Yolculuk boyunca her sayfada okuduklarım, Karataş’ın, “Yüce Allah’ın verdiği güçle yaşama tutunmayı öğrendim. Sonra…Dedim ki sana güç veren , yolunu aydınlatan , yol gösteren bu düşüncelerden başka insanlarda yararlansın.” sözleri otobüste yankılanıyordu.
Sanki uzun süredir kaybettiğim bir şeyi bulmanın sevinci ile içimi bir huzur kaplıyordu.

Benim hayatımda Nevzat ve Nebahat Karataş’ın ayrı bir yeri vardı.
Özelikle son 20 yılda bu güzel ailenin gençlik ve eğitim adına yaptıkları çok etkileyiciydi.
Ölümünün ardından bir yıl bile geçmeden adına 1998 yılında Gökçe Karataş Vakfı kuruldu.
Milli Eğitim Bakanlığı ile koordineli olarak Ankara’nın Dikmen semtinde Gökçe Karataş İlköğretim Okulu eğitime açıldı.

Vakıf, yaklaşık bin öğrencinin tam gün eğitim gördüğü ,24 derslikli okulla, fakir ve başarılı öğrencilere de burs desteği sunuyordu.

Vakıf, her yıl Aralık ayında Ankara’da tüm ilköğretim okullarındaki öğrencilerin katıldığı resim yarışması düzenlemekte.

Yine Vakıf, ilki 21 Aralık 1999 yılında düzenlenen törenle Türkiye genelinde Spor, Sanat, Eğitim ve Sağlık alanında ülkeye katkı sunanlara ödüller vermeye başladı.
Üç yıl boyunca Aralık ayında düzenlenen ödül törenleri, 2003 yılından itibaren Mart ayına alındı.
Gökçe’sizlik sınavında Karataş ailesi inanılmaz işler, yapıyor, adeta Türkiye’nin geleceğine dokunuyordu.

GÖKÇE’SİZLİK SINAVINDA BİR ANNE

Bir annenin, ” Gökçe’sizlik sınavını anlatmaya hangi kalemin gücü yeter ” diye Nebahat Karataş’ı her gördüğümde düşünmüşümdür. Bilkent Üniversitesi son sınıf öğrencisi ilken elim bir trafik kazasında oğlu Gökçe’sini kaybetmiş bir annenin dayanılmaz, tarifi imkansız bir acının karşısında gösterdiği metanet , yaptığı çalışmalar olağanüstü anlamlıydı.

Gökçe’sizlik sınavında aradan geçen 22 yılda Gökçe’yi Gökçe yapan ilkelerden ödün vermeden adının yaşatılması için bir anne bu kadar muhteşem işlere imza atardı.
O’nun aradan geçen bunca yıl içinde yüzlerce, binlerce Gökçe’si olmuştu.

Sevgili Gökçe’sinin adını verdiği İlköğretim Okulları’nda Atatürkçü, çağdaş gençlerin yetişmesinde önderlik ediyor;
en büyük Gökçe’sizlik sınavında yapılabilecek en güzel, en erdemli hizmetlere talip oluyordu.

19 Mart 2003 Çarşamba günü Ankara Devlet Konuk Evi’nde (Ankara Palas) Gökçe’si adına düzenlenen Gökçe Karataş Vakfı , “4.Spor, Sanat ve Eğitim “ ödül dağıtım töreninde Nebahat Karataş’ın yaptığı konuşmayı dinlerken, tüylerim diken diken olmuştu.

O gün ödül alacak bir gazeteci olmanın yanında tarifi imkansız bir duygu yoğunluğu yaşadım.
Sağlam , karakterli, aklı ve bedeni ile bu ülke için büyük hizmetler verecek olan oğlu Gökçe’nin acısını yüreğinin derinliklerine atarak, binlerce Gökçe’ler adına vereceği hizmetlerin hiç sönmeyecek meşalesini ateşlerken, bir Türk kadını, bir anne olarak Nebahat Karataş’ı hayranlıkla izledim.

Nebahat Karataş konuşurken, o gün o salonda Atatürk sanki aramızda dolaşıyor gibi bir hisse kapıldım.
Eserini gururla seyreder gibiydi. Acılı bir annenin ülkesi için duyduğu heyecanı anlatacak kelimeler bulamıyordum.

Siz sayın Nebahat Karataş;

” Çocuk yetiştirmiş, erkeğinin yanında toprağı işlemiş, her şeyden daha önemlisi dünyada eşi benzeri olmayan özgürlük ve bağımsızlık savaşında hiç bir milletin hemcinsine nasip olamayacak şekilde erkeği ile cephede omuz omuza savaşmış;

O’na su ekmek taşımış, özgürlüğümüz için yağmurda, çamurda, karda sırtında 3 aylık yavrusu ile kucağında top mermisi ile cepheye koşan Kara Fatmaların, Nene Hatunların, Satı Kadınlarının 21.yüzyılda yüz akısınız.” demekten kendimi alamıyordum.

Nebahat Karataş, Yüce Atatürk’ün kadınlarımız için duyduğu büyük itimada , ne kadar layık olduğunu tüm kadınlarımız adına sergiliyordu.

Atatürk, kadınlarımız için, “Kadınları toplumdan soyutlamak Türkiye’nin kaynaklarının yarısının emeğini boşa tüketmektir. Eş ve gelecekteki nesillerin anneleri olarak kadınlarımızın bu görevi yerine getirebilmeleri için eğitilmeleri zorunludur.
Hem de erkeklerden farksız olarak.
Çünkü çağdaş düşünceli bireyler yetiştirmek suretiyle ülkemiz medeni dünyadaki yerini alır “demişti.

Neredeyse bir asır önce toplumuzun başarısızlığını kadınlarımıza gösterdiğimiz ihmale bağlayan Yüce Atatürk, Nebahat Karataş’ı görseydi ne kadar mutlu olurdu.

“Bir toplumun, bir kitlesini ilerletmek, bir kısmını da ihmal etmek bir ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür. İlerlemek için;
her iki cins beraber ve omuz omuza adım atarsa ülkemiz mutluluğu yakalar.” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün bu güzel temennisine  Nevzat ve Nebehat Karataş muhteşem bir örnek sergiliyorlardı.

Konuşmaların ardından uzun süre Nevzat ve Nebahat Karataş çiftine bakakalmıştım. Gurur verici bir tablo vardı.

Bu duygular içinde Gökçe Karataş Vakfı, “4.Spor, Sanat ve Eğitim ödülleri”nde köşe yazısı dalında , “Okul Sporları “ çalışmamla birincilik ödülünün verileceği anons edilirken, sanki kalbim yerinden çıkacak gibiydi.

Ödülü Cumhurbaşkanımız sayın Süleyman Demirel’in elinden alacaktım. Pusulaspor gibi yerel bir gazetenin o günün ulusal spor basının yanında hem de “Köşe Yazısı” dalında ödül alması Süleyman Demirel’in dikkati çekmiş olacak ki, ödülü verirken;

“Tebrik ederim. Gazetesini fazla tanımıyorum. Hem de köşe yazısı dalında ödül almak büyük başarı.”demişti.

Ödülü alırken yanımda hayat arkadaşım Şerife Öcal’da vardı. O günün parası ile 800 bin TL’de para ödülü de verilmişti.

Devlet Konuk Evi’nden (Ankara Palas) eşimle birlikte çıkıp, Necatibey Caddesi’ne kadar mutluluk ve gururla birlikte yürüdüğümüzü hatırlıyorum.

Bu ödül, benim için bir borç senedi idi. Her ödül bana böyle bir misyon yüklüyordu.

Meslek hayatıma başladığım günden itibaren, okul sporlarına ne kadar büyük önem verdiğimi bizi yakından takip edenler çok iyi bilirler.

Türk sporunun en büyük kaynağı olan okullara gösterdiğimiz hassasiyeti bundan sonra da tüm samimiyetimizle sürdürmeye devam edeceğiz.

Üzülerek ifade etmeliyim ki, okul spor faaliyetleri tüm iyi niyetli çabalara rağmen istediğimiz düzeyde değil. Olimpiyat düzenlemeye aday bir ülkenin okul spor organizasyonunda çok ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Katılım son derece düşük.

Dünya azalan gençlik nüfusunu artırmak için çareler ararken, Türkiye en büyük zenginliği olan 20 milyon genç nüfustan çok azını spor alanına getirebiliyor.

Okul spor faaliyetlerinin önünde en büyük engelin mevcut eğitim sistemimizin olduğunu herkes biliyor.

Öğrencilerimizin karşısında, sınav, dershane, gelecek kaygısı gibi çok güçlü rakipler var. Gençlerimiz ve veliler bu nedenle yeterince spora yönelemiyorlar.

21 Yüzyılın Türkiyesi’nde sporun eğitimin önünde bir engel gibi görülmesi gibi vahim bir durum var. Oysa ki, sporun bırakın engel olmayı, bireye sağlıklı olmanın yanında o kadar çok pozitif katkısı var ki, bunu anlatmak için satırlar yetmez.

Ailelerimiz ve çocuklarımız huzursuz ve endişeliler. Sporun zirvesi olan olimpiyatlara talip bir ülkenin bu sorunu mutlaka çözmesi gerekir. Eğitimi, öğretimi sadece ders kitapları arasında arama yanlışından vazgeçmez isek, bedelini ağır öderiz. Ve de ödemekteyiz.

Sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlerle desteklenmeyen eğitim bireyi hayat mücadelesinde çok zorlar. Türkiye bu yanlıştan mutlaka dönmeli. Öğrencilerimizi okula adımını attığı gün gün sporla tanıştırmalıyız. Beden Eğitimi Dersi, “1 saat mi olsun, 2 saat mi olsun ? ”
“Yok kaldırılsın mı ? “tartışmalarından, bu son derece önemli dersin, diğer derslere çalışmak için “joker” olarak kullanılması yanlışından vazgeçmeliyiz.

Okul bahçelerinde sözüm ona Beden Eğitimi Dersi icra edilirken sergilenen fotoğraflar bu ülkeye yakışmıyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı vakit geçirmeden samimi bir değerlendirme yapmalı.

Her iki kurumdan da ciddi şikayetler var. Özellikle okullar ve beden eğitimi öğretmenlerini son derece moralsiz buluyorum.

Olimpiyat düzenlemek gibi spor alanındaki en büyük hayalini gerçekleştirmek için büyük mücadele veren Türkiye’nin başkenti Ankara’da okul sporlarında sorun olduğunu çok iyi biliyorum.

Son yıllarda okul spor faaliyetlerinde imkanların artmasına rağmen coşku ve heyecan her geçen gün azalıyor. Biz okul spor faaliyetlerinde hem geleceğin olimpiyat sporcularını bulacağız, hem de futboldan başka hiç spor dalına seyirci bulamadığımız ülkemizde olimpiyat oyunlarına tanıklık edecek insanlar arayacağız.

En önemlisi de spor kültürümüzü artıracağız. Türkiye’nin spor alanında en büyük hedefi olimpiyat düzenlemek. Bu ülke mutlaka sporun zirvesi olan olimpiyatı düzenleyecektir.
Bundan hiç şüphem yok.

Şunu gördük ki, tesis ve organizasyon noktasında hiç sıkıntı yaşamayacağız. Ama mevcut spor kültürü ile düzenlenecek olimpiyat Türkiye’ye çok büyük faydalar kazandırmayacak. Eğer Türkiye olimpiyat düzenlemek gibi büyük bir hayalin peşinde koşuyor ise, okul sporlarını yeniden gözden geçirmeli.

Bir nesle ilham vermek için spor , “olmaz” ise ” olmazımız ” olmalıdır. Spor yapmayan, spor kültürü ile tanışmayan bir tek birey bile kalmamalıdır. ” diyerek okul sporlarının ülke gençliği için ne kadar önemli olduğunu ifade etmiştim.

O gün aldığım ödül, bunca aldığım ödül içinde benim için çok önemliydi.
Dediğim gibi bu ödüller benim için bir borç senediydi. Ödülleri hep böyle gördüm.

Çalıştım, çalıştım. Bu ülkeye borcumu ödemek için sporu topluma doğru anlatmak gerekirdi.

Gökçe Karataş Vakfı’nın ödül törenleri spor, eğitim , sanat ve sağlık camiası tarafından büyük bir dikkatle takip ediyordu.
Ertesi yıl 4.Gökçe Karataş Spor, Eğitim, Sanat ve Sağlık ödül töreni 15 Mart 2004 tarihinde yine Devlet Konuk Evi’nde (Ankara Palas) icra ediyordu.

Yine çok önemli başarılara ve isimlere ödül veriliyordu. Bu törende beni “ilk “defa verilecek “İnsanlık Ödülü” çok heyecanlandırmıştı.

Ödülü İstanbul’dan Ahmet Vural Ocaksönmez adlı bir öğrenci alacaktı.

Türkiye Ahmet’i, Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu’na düzenlenen saldırıda ağır yaralanan bir vatandaşı tek başına hastaneye yetiştirerek, insanlık dersi verirken tanımıştı.

Henüz 13 yaşında olmasına rağmen büyük bir cesaret örneği gösterip, kanlar içindeki yaralıyı Şişli Etfal Hastanesi’ne götüren Ahmet, bu davranışıyla büyük, küçük herkesin hayranlığını kazanmıştı.

Küçük kahraman, bu davranışı ile Gökçe Karataş Vakfı tarafından, ” İnsanlık Ödülü”ne layık görüldü.

Ahmet, ödülünü 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in elinden aldı. Tören sırasında çok heyecanlı olan Ahmet, gazetecilerin de ilgi odağı olmuştu.

Küçük yürekli dev adam, ödülden duyduğu mutluluğu gözlerinden okunuyordu. “Böyle bir ödülü çocuklarını kaybeden bir anne babanın kurmuş olduğu vakıftan almak çok anlamlı. Bundan daha güzel mutluluk olamaz.

Nevzat ve Nebahat Karataş ile tanıştığım için çok mutluyum.
Tüm Türkiye beni konuştu.
Bu olanlar karşısında kendimi çok önemli biri gibi hissetmem. Aslında benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı.

O adamı kurtarırken ödül alacağımı ya da etrafımdakileri bu kadar mutlu edeceğimi hiç aklıma getirmemiştim.
Hele böyle bir vakıftan ödül almak beni çok duygulandırdı.
Evimizi arayıp haber verdiklerinde babam dayanamayıp mutluluktan ağladı. Küçüklükten beri çalışırım. Amacım okul masraflarımı karşılayıp aileme daha az yük olmaktı. O nedenle bu eğitim bursu çok işime yarayacak” derken;

Nevzat Karataş da gazetedeki haberi okuduğunda Ahmet’in yaptıklarından çok etkilendiğini ifade ederek, “Yardım etmeyi unutan bir milletiz ama Ahmet tek başına birinin hayatını kurtardı. İnsanlık ödülünü ise ilk kez Ahmet’e veriyoruz.

Fikri Vakıf yönetimine sununca seve seve kabul ettiler. İnsanlığın ölmediğini ve ödüllendirileceğini göstermek istedik.
Resim yarışması ödüllerini Artık Gökçe’nin doğum günlerinde dağıtıyoruz .
Dikmen’de de bin  kişilik bir ilkokul açtık. Her yıl bin Gökçe yetişiyor.” diyerek duygularını ifade ediyordu.

Her yıl mutlaka çok özel insanlar ve başarılar ödüllendirilirken, Gökçe sevgisi çığ gibi büyüyordu. Bu ödül törenlerinin hemen hemen tamamına 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de katılıyordu.

Yaptığı konuşmalarda, Nebahat ve Nevzat Karataş’ın gençlik, spor ve eğitim adına yaptıklarından övgü ile bahsediyordu.

22 Mart 2006 tarihinde yapılacak Gökçe Karataş Vakfı 7. Spor , Sanat, Eğitim ve Sağlık ödül töreni için gönderilen davetiyeye Demirel, şu karşılığı veriyordu:

“Sayın Nebahat Karataş ve Nevzat Karataş, Bu anlamlı ve güzel törene davetinizden dolayı teşekkür ederim.
Bu töreni güzel yapan ve anlam kazandıran, törenin bir vakıf tarafından düzenlenmesi;

bu vakfın bir insanın adını yaşatmak için kurulan bir vakıf olması ve başarının ödüllendirilmesidir.
Evlatlarının acısını yüreklerine gömen muhterem iki insan O’nun adını yaşatmak için gayret sarfetmekte. Toplum olarak aradığımız , toplum olarak ihtiyacımız her alanda başarıdır.
Başarı, ona talip olanındır. İnsanları başarıya talip olmaya heveslendirmenin yollarından biri de başarının takdir edilmesi, başarının ödüllendirilmesidir.

Ödül, başarının karşılığında verilen simgedir. Başarının ödüllendirilmesi, sarfedilen gayretlerin boşa gitmediğini göstererek teşvik edici olacaktır.

Gökçe Karataş Vakfı düzenlediği bu törenle kadirbilir olma, vefa gösterme ve takdir etme gibi toplumun hislerine tercüman olmak ve devletin yükünü azaltmak gibi çok önemli bir görevi ifa etmektedir.

Bu töreni düzenleyen ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Bu ödülleri hak eden, değerli kişileri tebrik ve takdir ediyorum.
Gökçe Karataş’ın ruhu şadolsun.” diyordu.

Gerçekten toplum olarak eleştiride çok cömert, övgüde de çok cimriyiz.
Gökçe adına yapılan ödüllendirmeler bu tabuyu da yıkıyordu.
21 Mart 2007 tarihinde 8.Gökçe Karataş Vakfı, “Spor Sanat, Eğitim ve Sağlık” ödüllerinden birisi daha şahsıma takdim ediliyordu.

Okul ve amatör spora yaptığım katkıdan dolayı Erol Yaşar Türkalp Ödülü’nü bir kez daha 9.Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in elinden alıyordum.

Bu kez Sabah Gazetesi adına…

Bu ödül de ağır bir borç senedi idi. Bu ödülün 6 yıl önce 55 yaşında kaybettiğimiz Ankara ve Türk spor basının çok önemli ismi Erol Yaşar Türkalp adına verilmiş olması sorumluluğumu bir kat daha artırıyordu.

Rahmetli Demirel’in hafızası ile ilgili çok şey yazılıp, çizildi. Yalnız ben bunu birebir  yaşayarak gördüm.
Demirel, benim 3 yıl önce Pusulaspor gibi yerel bir gazeteden ödül aldığımı şimdi ise ulusal Sabah Gazetesi ile karşısına geldiğimi hatırlamıştı.

Tebrik ederken, bunu da belirtiyordu.
Bu arada Gökçe Karataş Vakfı İlköğretim Okulu’nun Gökçe’leri de bir çığ gibi büyüyordu.
Tarihler 4 Şubat 2009 ‘u gösterirken, spor servisimize düşen bir haberle sarsılıyorduk.

Nevzat ve Nebahat Karataş, bu kez de
38 yaşındaki Emre’lerini kaybediyorlardı. Gökçe’sizlik sınavına bir de Emre’sizlik eklenmişti.

Allahım buna hangi beden, hangi yürek dayanırdı. Karşıyaka Mezarlığı’nda Gökçe’nin yanına Emre’de komşu olmuştu.

Gökçe için yapılan anma törenlerine ,
Emre de dahil olmuştu.

Sevenleri her ölüm yıldönümünde onları yalnız bırakmıyorlardı. Törenlerde en dikkati çeken fotoğraf Gökçe Karataş Vakfı İlköğretim Okulu öğrencileri oluyordu.

Nevzat ve Nebahat Karataş’ın her yıl Gökçe ve Emre’leri artıyordu.
Onlar eğitim, sanat, sporla ülkemin yarınlarına dokunmayı hiç ihmal etmiyorlardı.
Bu arada Ankaragücü’nü de hiç ihmal etmiyorlardı.
Tarihinin en karanlık günlerini yaşarken, 2011-2012 sezonun 10 Ocak 2012 tarihinde, Nebahat Karataş’ın kulübü ziyaret edeceğini öğrendim.
Ziyareti takip etmek için Gökçe Karataş’ın adının verildiği tesislere koşa koşa gittim.

Kasımpaşa ile oynanacak karşılaşma öncesi gerçekleşen ziyarette duygusal anlar yaşanıyordu.

Nebahat anne , Beşiktaş ile oynanan karşılaşmayı televizyondan izlediğini ve genç futbolcuların mücadelesinden gurur duyduğunu söylüyordu.

Karataş ailesi olarak hayatlarında Ankaragücü’nün ayrı bir yeri olduğunu ifade eden Nebahat Karataş,

“Kulübümüz çok zor günler geçiriyor. Sizi Beşiktaş maçında izlerken gurur duydum. Bu kötü günler mutlaka geride kalacak. Ankaragücü çok büyük bir camia mutlaka bu sıkıntıları aşacak.” dedi.

Genç yaşta 2 evladını kaybeden acılı anne camiaya birlik ve beraberlik çağrısında bulunarak şunları söylüyordu:

“Gökçe ve Emre, Ankaragücü için çok farklı heyecanlar duyardı. Genç yaşta aramızdan ayrılan iki evladımın Ankaragücü sevgisi anlatılmaz. Birlik ve beraberlik içinde bu günleri aşacağız”

KUTLU ÇOK DUYGULANDI

Ankaragücü Teknik Direktörü Hakan Kutlu da ziyaretten çok duygulanmıştı. Karataş ailesinin Ankaragücü için çok önemli olduğunu ifade eden Kutlu, “Başkanımız Nevzat Karataş olmak üzere bizim annemiz olan Nebahat Karataş ve çocuklarının Ankaragücü için yaptıklarını unutmak mümkün değil.

Kendisi bizim annemizdir. Yıllardır bu duyguyla hep yanımızda olmuştur. Nebahat annenin bugün yaptığı bu ziyareti çok anlamlı buluyorum. Ankaragücü’ne bu zor günlerde çok az sahip çıkan oluyor. Dilerim bu ziyaret camiamızın birlik ve beraberliğine katkı sağlar” diyerek duygu dolu bir konuşma yaparken gözlerinin dolduğu gözlendi.

Konuşmalarının ardından Nebahat Karataş, Gökçe Karataş Vakfı olarak her zaman Ankaragücü’nün yanında olacağını ifade ederek teknik ekip ve futbolculara birer kol saati hediye etti.

Kaptan Aydın Tosyalı’da ziyaretin kendilerine güç verdiğini ifade ederek, Nebahat annelerine teşekkür ediyordu. Atından kalkamayacağımız bir acıyı, bir kederi anlatmak için, “Allah kimseye evlat acısı vermesin” deriz.

Ama o acıyı yaşamadan , bunun ne anlama geldiğini anlayamayız.
İki evladını toprağa verip, binlerce Emre ve Gökçe’ler yetiştiren Nebahat ve Nevzat Karataş ‘ın yaptıklarını ve yapacaklarını anlatamıyorum;
kalemime, pardon klavyeme söz geçiremiyorum…

Cemal Süreya “Üstü kalsın” şiirinde “Her ölüm erken ölümdür” der, hele ölen evladınızsa, sırayı bozup, babasının, annesinin önüne geçmişse: Gökçe ve Emre öyle yapmadılar mı …

Evet Nevzat ve Nebahat Karataş, Emre ve Gökçe’lerini kaybettiler ama onların Emre ve Gökçeleri bir çığ gibi büyüyor, büyüyecek de…

Bu duygular içinde Yaşamdan Alıntılar ve İzler kitabını çoktan okumuş ve kütüphanemdeki yeri almıştı Nevzat Karataş’ın eseri.

Bu kitapta okuduklarım aklıma geldikçe , eserin kapağında uçan iki güvercin gözümde canlanıyordu. Emre ve Gökçe bu dünyadan çok erken ayrılmışlardı. Onlar anne ve babasının önüne geçmişlerdi.

Bu kez biri daha vardı Nevzat Karataş’ın önüne geçen. Dayanılması çok zor bir haberdi….

23 Kasım 2020’de, bu kez de Nebahat Karataş, hayat arkadaşı Nevzat Karataş’ın önüne geçip, o muhteşem eserin kapağındaki güvercinler gibi  Gökçe ve Emre’sine kavuşmak için uçup gitmişti bu dünyadan.

Nevzat Karataş için dayanılması çok zor bir süreç başlamıştı.

51 yıl aynı yastığa baş koydukları, yaşamı boyunca hep ona destek olan, asil, vefakar, cefakar, büyük acıları birlikte göğüsledikleri, dürüstlüğü ile herkese örnek olan hayat arkadaşı  Nebahat’ini;

Emre’si ve Gökçe’sinin yanına uğurlamak, nasıl bir duygu ?
Bu nasıl bir imtihan ?
Bu tür sınavlardan ancak ve ancak Nevzat Karataş gibi topluma ilham veren şahsiyetler çıkabilir.

Nebahat Karataş, hep yaşayacak.!

Çünkü onun Gökçe’leri, Emre’leri bir çığ gibi büyüyecek…
Nebahat annenin öyle bir Gözde’si var ki, bu ilham verişler, bu bir nesile dokunuşlar Karataş ailesinde hiç ama hiç bitmeyecek.

Nevzat Karataş da bu topluma ilham kaynağı olmaya devam edecek…